Geçtiğimiz Hicri yüzyılın müceddidi sayılan büyük alim Bediüzzaman Said Nursi de, bir Kuran tefsiri sayılan Risale-i Nur külliyatında iman hakikatlerinin öneminden pek çok yerde bahsetmektedir:

Bir saray, yüzler kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte, hakaik-i imaniye (iman hakikatleri) o saraydır. Her bir delil, bir anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba (sebeplere) binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor (siliyor). "İşte bu saraya girilmez. Belki saray değildir, içinde bir şey yoktur" der, kandırır.9

Bediüzzaman Mektupat isimli eserinde ise özellikle günümüzde iman hakikatlerine sarılmanın önemi üzerinde durmuş, geçmişte yaşamış pek çok İslam aliminin, eğer bu dönemde yaşasalar, en çok üzerinde duracakları konunun da iman hakikatlerini öğretmek yoluyla insanların imanını kurtarmak olacağını söylemiştir:

Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmâm-ı Rabbânî (R.A) Mektupât'ında demiş ki: "Hakaik-i îmaniyeden (iman hakikatlerinden) bir mes'elenin inkişafını (meydana çıkmasını), binler ezvak (zevkler) ve mevacid (vecd halleri) ve keramata (kerametlere) tercih ederim." Hem demiş ki: "Bütün tarîklerin (yolların) nokta-i müntehası (son noktası), hakaik-i îmaniyenin vuzuh (açılması) ve inkişafıdır (meydana çıkmasıdır)."... Öyle ise tarîk-ı Nakşî'nin üç perdesi var: Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-i îmaniyeye (iman hakikatlerine) hizmettir ki, İmâm-ı Rabbânî de (R.A.) âhir zamanında (son döneminde) ona sülûk etmiştir (o yolu takip etmiştir)...

Mâdem hakikat böyledir; ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh Abdülkadir-i Geylânî (R.A.) ve Şâh-ı Nakşibend (R.A.) ve İmâm-ı Rabbânî (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i îmaniyenin (iman hakikatlerinin) ve akaid-i İslâmiye'nin (İslam esaslarının) takviyesine sarf edeceklerdi. Çünki saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye (ebedi sıkıntıya, belaya) sebebiyet verir...10

Diğer yazılarında da Üstad Bediüzzaman, iman hakikatlerinin öneminden şöyle bahsetmektedir:

Bu zamanda iman hakikatlerinin birinci maksat, birinci vazife, asıl amaç olması gerekir. Bunun dışındaki şeyler ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalır. Risale-i Nur'la onlara hizmet etmek en birinci görev, merak konusu ve asıl amaç olmalıdır... Risale-i Nur çerçevesi dışında bulunan alimler belki de veliler bu siyasi ve toplumsal hayatın bağları sebebiyle iman hakikatlerinin önemini ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o akımların etkisine maruz kalarak, kendi ile aynı fikri paylaşan münafıkları bile sever hale geldi... Hem Risale-i Nur'un gerçek talebeleri ölümsüz elmaslar seviyesinde olan iman hakikatlerini anlatma vazifesi içinde iken zalimlerin satranç oyunlarına benzer konularla ilgilenecek onların kutsal vazifelerini sekteye uğratmamak ve anlayışlarını karıştırmamak gerekir diye düşünüyorum. (Orjinalinden Türkçeleştirilerek alınmıştır.)11

Ayrıca Bediüzzaman'ın hayatıyla ilgili bir yazıda onun iman hakikatlerine verdiği önem şöyle ifade edilmektedir:

Bediüzzaman'a göre temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları, kainatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır. En önemli görev bunu sağlamaktır... Teşhisini bu şekilde koyan Bediüzzaman, tedavi metodunu da geliştirdi: "Tahkiki iman" geliştirdiği metodun özü ve özetiydi. Sıra "tahkiki iman" ekseninde gelişip çağın teknolojisiyle zenginleşecek insanlar yetiştirmeye gelmişti. Bunun da yolu eğitimden geçerdi.12

Bediüzzaman Tabiat Risalesi isimli eserinde de iman hakikatleri konusuna çok yoğun bir biçimde yer vermiştir. Barla Lahikası'nda ise, Risale-i Nur'un en önemli özelliklerinden birinin iman hakikatlerini tefekkür ettirerek, "maddiyyun ve tabiyyun" (maddeci ve tabiatçı) fikir akımlarını susturmak olduğunu açıklamıştır:

Risale-i Nur, Kur'an-ı Hakîm'in bir mu'cize-i maneviyesi ve bu zamanın dinsizliğine karşı manevî atom bombası olarak solculuk cereyanlarının maneviyat-ı kalbiyeyi tahribine mukabil, maneviyat-ı kalbiyeyi tamir edip ferden ferda (fert fert) iman-ı tahkikîden gelen muazzam bir kuvvet ve kudrete istinadı, okuyucuların kalblerine kazandırıyor. Ve bu vazifeyi de yine mukaddes Kur'anımızın ilham ve irşadıyla ve dersiyle îfa ediyor. Tefekkür-ü imanî dersiyle tabiiyyun ve maddiyyunun boğulduğu aynı mes'elelerde tevhid nurunu gösteriyor; iman hakikatlerini madde âleminden temsiller ve deliller göstererek izah ediyor. Liselerde, üniversitelerde okutulan ilim ve fenlerin aynı mes'elelerinde iman hakikatlerinin isbatını güneş zuhurunda gösteriyor. Bu gibi çok cihetlerle Risale-i Nur, bu zamanda ehl-i iman ve İslâm için ön plânda ele alınması îcab eden, ehl-i iman elinde manevî elmas bir kılınçtır. Asrın idrakine, zamanın tefehhümüne (farkına varmak), anlayışına hitab eden, ihtiyaca en muvafık tarzı gösteren, ders veren ve doğrudan doğruya feyz ve ilham tarîkıyla (yoluyla) âyetlerin yıldızlarından gelen ders-i Kur'anî'dir, küllî Marifetullah bürhanlarıdır (delilleridir).13

Üstad, diğer bazı eserlerinde de, kainatın ve canlıların yaratılışındaki iman delillerine dikkat çekmiş, var olan herşeyin Allah'ın üstün kudretini sergileyen birer delil olduğunu söylemiştir. Bediüzzaman'ın iman hakikatleriyle ilgili diğer bazı ifadeleri şöyledir:

Ey zevk ve lezzete mübtela insan! Ben yetmiş yaşımda binler tecrübelerle ve hüccetlerle (delillerle) ve hâdiselerle aynelyakîn bildim ki: Hakikî zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imandadır ve iman hakikatleri dairesinde bulunur. Yoksa dünyevî bir lezzette çok elemler var.14

Her bir kelimesi bir kitabı ve her bir harfi bir satırı içerisinde tutan bir kitabın, katipsiz vücudu (ortaya çıkması) mümkün değildir. Kainat kitabı da Nakkaş-ı Ezelinin vücub-u vücuduna (var olmasına) bağlıdır.15

Kainatta hiçbir zişuur (şuur sahibi), kainatın bütün eczası kadar şahidleri bulunan Halık-ı Zülcelali inkar edemez... Etse, bütün kainat onu tekzip edeceği için susar, lakayd kalır.16

Adi bir muntazam makine, intizam ve mizanlı heyetiyle şeksiz, bir mahir ve dikkatli ustayı gösterdiği gibi; kainatı dolduran hadsiz zihayat (canlı) makineler de, her birisi binbir mücizat-ı ilmiyeyi (ilmi mucizeleri) gösteriyorlar. Elbette yıldız böceğinin ışığına nisbeten güneşin ziyası (ışığı) derecesinde ilmin cilveleri ile o zihayatlar, usta ve sermedi (ebedi) sanatkarlarının vücub-u vücuduna (var olmasına) ve mabudiyetine pek parlak şehadet ederler.17

Madem muntazam bir fiil failsiz olmaz. Manidar bir kitap katipsiz olmaz. Sanatlı bir nakış nakkaşsız olmaz... Elbette şu kainatı dolduran ef'al-i hakimanenin (hükmeden işlerin) bir faili ve yeryüzünün mevsim bemevsim tazelenen hayret-feza nukuşlarının (hayret veren nakışlar), manidar Mektupatının bir katibi, bir nakkaşı vardır.18

Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, külli muarrif (tercüman) var. Birisi: şu kitab-ı kainattır. Birisi: şu kitab-ı kebirin ayet-i kübrası olan Hatemü'l-Enbiya Aleyhissalatü vesselamdır. Birisi de Kuran-ı Azimüşşan'dır.19

Başını kaldır, gözünü aç! Şu kainat kitab-ı kebirine bir bak; göreceksin ki; o kainat hey'et-i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzuh (netlik)ile hatem-i vahdeti (Tekliğin mührünü) gösteriyor.20

Bütün meyveler ve içindeki tohumcuklar; hikmet-i Rabbaniyetin birer mucizesi, sanat-ı İlahiyenin birer harikası, rahmet-i İlahiyenin birer hediyesi, vahdet-i İlahiyenin birer bürhan-ı maddisi (maddeye ait delili), ahirette eltaf-ı İlahiyenin (İlahi lütufların) birer müjdecisi, kudretinin ihatasına (tam kavranmasına) ve ilminin şümulüne (kaplamasına) birer şahid-i sadık (doğru, dürüst) oldukları gibi; şunlar, alem-i kesretin aktarında ve şu ağaç gibi tekessür etmiş (çoğalmış) bir nevi alemin etrafında, vahdet ayineleridirler. Enzarı kesretten vahdete (bakışları çokluktan tekliğe) çeviriyorlar.21

Eğer aklın evhamda boğulmamış ise anlarsın ki; bir kelime-i kudreti, mesela balarısını, ekser eşyaya bir nevi küçük fihriste yapmak; ve bir sahifede, mesela insanda, şu kitab-ı kainatın ekser (daha çok) meselelerini yazmak; hem bir noktada, mesela küçücük incir çekirdeğinde, koca incir ağacının programını derc etmek (içine almak) ve bir harfte mesela kalb-i beşerde, şu alem-i kebirin safahatında (safhalarında) tecelli ve ihata eden (içine alan, kuşatan) bütün esmasının asarını (eserlerini, izlerini) göstermek ve bir mercimek tanesi kadar mevki tutan kuvve-i hafıza-i insaniyede bir kütüphane kadar yazı yazdırmak ve bütün hadisat-ı kevniyenin (varlıkla ilgili olayların) mufassal fihristesini (izahlı, geniş malumatlı fihristini) derc etmek (içine almak), elbette ve elbette Halık-ı Küll-i Şey'e has ve bu kainatın Rabb-i Zülcelali'ne mahsus bir hatemdir (mühürdür).22

 

3.Mektup
(Orjinal Sayfa 16-17)


Bir gece, yüz tabakalık irtifada, bir katran ağacının başındaki yuvada, semanın yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım; Kur'an-ı Hakîm'in kaseminde ulvî bir nur-u i'caz ve parlak bir sırr-ı belâğat gördüm. Evet seyyar yıldızlara ve istitar ve intişarlarına işaret eden şu âyet, gayet âlî bir nakş-ı san'at ve âlî bir levha-i ibret, nazar-ı temaşaya gösteriyor. Evet şu seyyareler, kumandanları olan güneşin dairesinden çıkıyorlar, sabit yıldızlar dairesine girerek semada yeni yeni nakışları ve san'atları gösteriyorlar. Bazan kendileri gibi parlak bir yıldıza omuz omuza verir güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Bazan küçük yıldızlar içine girip bir kumandan suretini gösteriyorlar. Hususuyla bu mevsimde, akşamdan sonra ufukta Zühre yıldızı ve fecirden evvel diğer parlak bir arkadaşı, gayet şirin ve güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Sonra vazife-i teftişiyelerini ve nakş-ı san'atta mekiklik hizmetini îfadan sonra yine dönüp sultanları olan Güneşin şaşaalı dairesine girip gizleniyorlar. Şimdi şu "Hunnes, Künnes" tabir edilen seyyarelerle şu zeminimizi kâinat fezasında birer gemi, birer tayyare suretinde kemal-i intizamla döndüren ve seyr ü seyahat ettiren Zât'ın haşmet-i Rububiyetini ve şaşaa-i saltanat-ı Ulûhiyetini güneş gibi parlaklığıyla gösteriyorlar. Bak bir saltanatın haşmetine ki, gemileri ve tayyareleri içinde öyleleri var ki, bin defa küre-i arz kadar bir cesamette ve bir saniyede sekiz saat mesafeyi kat'eden sür'attedir.

İşte böyle bir sultana ubûdiyet ve îmanla intisab etmek ve şu dünyada Ona misafir olmak ne kadar âlî bir saadet, ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyas et.

TÜRKÇE AÇIKLAMASI:

Bir gece, yüz tabakalık yüksekliğe, bir katran ağacının (Katran ağacı, Lübnan sediri olarak da bilinir.) başındaki yuvada, gökyüzünün yıldızlarla yaldızlanmış güzel yüzüne baktım; Hikmetli, Hakim olan Kuran’ın
81/15- Artık hayır; yemin ederim (gündüz) sinip (gece) dönen (gezegen)lere,Bir akış içinde yerini alanlara;
yemininde yüksek bir  mu’cizelik nuru ve parlak bir hakikat sırrı gördüm. Evet, seyyar yıldızlara ve gizlenmelerine ve açığa çıkmalarına işaret eden şu âyet, gayet büyük bir san’atlı nakış ve yüce bir  ibret tablosu,  içtenlikle seyredip bakmayı gösteriyor.

Evet, şu  gezegenler, kumandanları olan güneşin dairesinden çıkıyorlar, sabit yıldızlar dairesine girerek gökyüzünde  yeni yeni nakışları ve san’atları gösteriyorlar. Bazen kendileri gibi parlak bir yıldızla omuz omuza verir, güzel bir vaziyet gösteriyorlar.  Bazen küçük yıldızlar içine girip bir kumandan suretini gösteriyorlar. Özellikle bu mevsimde, akşamdan sonra, ufukta Zühre yıldızı ve şafaktan evvel diğer parlak bir arkadaşı, gayet şirin ve güzel bir vaziyet gösteriyorlar. Sonra,  teftiş görevlerini  ve  san’atlı nakışa mekiklik hizmetini yerine getirmeden sonra yine dönüp, sultanları olan güneşin  gösterişli dairesine girip gizleniyorlar. Şimdi, şu gizlenen ve açığa çıkan yıldızlar, hunnes, künnes (gündüz gizlenen, gece görünen yıldızlar) tabir edilen gezici yıldızlarla şu zeminimizi kâinatın geniş boşluğunda birer gemi, birer uçak suretinde mükemmel ve kusursuz düzenle döndüren ve hareket  ettiren Allah’ın her şeyi egemenliği altında bulundurmasını  ve Allah’ın yaratmasındaki ihtişamı güneş gibi parlak  gösteriyorlar.

Bak bir hakimiyetin görkemine ki,  gemileri ve uçakları içinde öyleleri var ki, bin defa dünya kadar bir  büyüklükte ve bir saniyede sekiz saat mesafeyi kat’ eden sürattedir. İşte, böyle bir Hakimiyet sahibi Allah’a  kulluk ve imanla  bağlanmak  ve şu dünyada ona misafir olmak ne kadar  yüce bir saadet, ne derece büyük bir şeref olduğunu kıyas et.

 
11. MES'ELE (Asa-yı Musa )
(Orjinal Sayfa:75)



İşte şimdi gel, îman nuruyla bu küllî ikinci meyveye bak ve tat; nasıl kâinatı baştan başa şenlendirip, güzelleştirip bir mescid-i ekbere ve büyük bir ibâdethaneye çeviriyor. Ve fen ve felsefenin soğuk, hayatsız, zulmetli, dehşetli göstermelerine mukabil hayatlı, şuurlu, ışıklı, ünsiyetli, tatlı bir kâinat göstererek bâki hayatın bir cilve-i lezzetini ehl-i îmana derecesine göre dünyada dahi tattırır.

TÜRKÇE AÇIKLAMASI:

İşte, şimdi gel, iman nuruyla bu küllî ikinci meyveye bak ve tat: Nasıl kâinatı baştan başa şenlendirip, güzelleştirip kainata  ve büyük bir ibadethaneye çeviriyor! Ve fen ve felsefenin soğuk, hayatsız, karanlık, dehşetli göstermelerine karşılık, hayatlı, şuurlu, ışıklı, candan , tatlı bir kâinat göstererek kalıcı hayatın lezzet veren bir tecellilerini, müminlere, derecesine göre dünyada dahi tattırır.

 

 

 
24.Mektup
(Orjinal Sayfa: 304)


…Sâni'-i Zülcelâl herbir nevi mevcudatın mahiyetini birer model ittihaz ederek ve nukuş-u esmâsıyla kemalât-ı san'atını göstermek için; herbir şey'e hususan zîhayata, duygularla murassa' bir vücud libasını giydirerek, üstünde kalem-i kaza ve kaderle nakışlar yapar; cilve-i esmâsını gösterir. Herbir mevcuda dahi, ona lâyık bir tarzda bir ücret olarak; bir kemal bir lezzet, bir feyz veriyor.

TÜRKÇE AÇIKLAMASI

…Her şeyi san’atla yaratan Allah, her bir tür varlığın niteliğini birer model olarak  ve  Kendi isimlerinin nakışlarıyla  Sanatındaki mükemmellikleri göstermek için, her bir şeye, bilhassa canlılarla duygularla süslenmiş bir vücut elbisesini giydirerek, üstünde kaderle nakışlar yapar,  Allah’ın isimlerinin varlıklardaki yansımasını gösterir. Her bir varlığa dahi, ona lâyık bir tarzda bir ücret olarak, bir kusursuzluk, bir lezzet, bir mânevî  gıda veriyor. 

 

 
24.Mektup
(Orjinal Sayfa: 309)

Evet nasılki bir ağaç meyvelerinin herbirisi, ağacın başındaki bütün meyvelere karşı birer nisbeti var ve o nisbetle birer kardeşi, arkadaşı mevcud olduğundan, onların adedince ârızî vücudları vardır. Ne vakit o meyve ağacın başından kesilse, herbir meyveye karşı bir firak ve zeval hasıl olur. Herbir meyve onun için madum hükmündedir. Haricî bir zulmet-i adem ona hasıl oluyor. Öyle de: Kudret-i Ehad-i Samed'e intisab noktasında herşey için bütün eşya var. Eğer intisab olmazsa, her şey için eşya adedince haricî ademler var.

İşte şu remizden, îmanın azamet-i envarına bak ve dalaletin dehşetli zulümatını gör. Demek îman, şu remizde beyan edilen hakikat-ı âliye-i nefs-ül emriyenin ünvanıdır ve îman ile ondan istifade edebilir. Eğer îman olmazsa nasılki kör, sağır, dilsiz, akılsız adama herşey madumdur; öyle de imansıza herşey madumdur, zulümatlıdır.

TÜRKÇE AÇIKLAMASI

…Evet, nasıl ki bir ağaç meyvelerinin her birisi, ağacın başındaki bütün meyvelere karşı birer bağlılığı var. Ve o nispetle birer kardeşi, arkadaşı mevcut olduğundan, onların adedince sonradan ortaya çıkan var oluşları vardır. Ne vakit o meyve ağacın başından kesilse, her bir meyveye karşı bir  ayrılık ve kaybolma meydana gelir . Her bir meyve onun için ölü hükmündedir. Haricî bir yokluk karanlığı onda meydana geliyor. Öyle de,  bir ve tek olan ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Cenâb-ı Hakkın kudretine bağlanma noktasında, her şey için bütün eşya var. Eğer bağlanma olmazsa, her şey için, eşya adedince haricî yokluklar var. İşte, şu işaretten, imanın, nurların büyüklüğüne bak ve inançsızlığın dehşetli karanlıklarını gör. Demek, iman, şu işarette beyan edilen  işin gerçeğinde var olan yüce hakikatin unvanıdır; ve iman ile ondan istifade edebilir. Eğer iman olmazsa: Nasıl ki kör, sağır, dilsiz, akılsız adama her şey ölüdür; öyle de, imansıza her şey  ölüdür, yokluktur. 

 
24.Mektup
İKİNCİ MAKAM: (Orjinal Sayfa: 311)


Evet Hâlık-ı Rahîm, bir kuşun tüylü libasını hangi kanunla değiştiriyor, tazelendiriyor; o Sâni'-i Hakîm aynı kanunla, her sene Küre-i Arz'ın libasını tecdid eder. Hem o aynı kanunla, her asırda dünyanın şeklini tebdil eder. Hem aynı kanunla, kıyamet vaktinde kâinatın suretini tağyir edip değiştirir.

Hem hangi kanunla zerreyi, mevlevî gibi tahrik ederse; aynı kanunla Küre-i Arz'ı meczub ve semaa kalkan mevlevî gibi döndürüyor ve o kanun ile âlemleri böyle çeviriyor ve manzume-i şemsiyeyi gezdiriyor.

TÜRKÇE AÇIKLAMASI

…Evet, Sonsuz merhamet ve şefkat sahibi ve her şeyi yoktan yaratan Allah, bir kuşun tüylü elbisesini hangi kanunla değiştiriyor, tazelendiriyor;  o her şeyi hikmetle ve san’ atla yaratan Allah , aynı kanunla, her sene yeryüzünün elbisesini  yeniler. Hem o aynı kanunla, her asırda dünyanın şeklini  değiştirir. Hem aynı kanunla, kıyamet vaktinde kâinatın suretini başkalaştırıp değiştirir.

Hem hangi kanunla zerreyi Mevlevî gibi  harekete geçerse , aynı kanunla  kendinden geçmiş ve gökyüzü  kalkanı  Mevlevî gibi döndürüyor. Ve o kanunla âlemleri böyle çeviriyor ve güneş sistemini gezdiriyor.

 
24.Mektup
İKİNCİ MAKAM: (Orjinal Sayfa: 311)


Hem hangi kanunla senin bedenindeki hüceyratın zerrelerini tazelendiriyor, tamir ve tahlil ediyorsa, aynı kanunla senin bağını her sene tecdid eder ve her mevsimde çok defa tazelendirir. Aynı kanunla, zemin yüzünü her bahar mevsiminde tecdid eder, taze bir peçe üstüne çeker.

TÜRKÇE AÇIKLAMASI

…Hem Allah hangi kanunla senin bedenindeki hücreciklerin zerrelerini tazelendiriyor, tamir ve tahlil ediyorsa, aynı kanunla senin bağını her sene  yeniler   ve her mevsimde çok defa tazelendirir. Aynı kanunla, zemin yüzünü her bahar mevsiminde yeniler , taze bir peçe üstüne çeker.

 
24.Mektup
İKİNCİ MAKAM: (Orjinal Sayfa: 311)


Hem o Sâni'-i Kadîr, hangi kanun-u hikmetle bir sineği ihya eder; aynı kanunla şu önümüzdeki çınar ağacını her baharda ihya eder ve o kanunla Küre-i Arz'ı yine o baharda ihya eder ve aynı kanunla haşirde mahlukatı da ihya eder. Şu sırra işareten

Kur'an ferman eder. Ve hâkeza... Kıyas et.

Bunlar gibi çok kavanin-i Rububiyet vardır ki, zerreden tâ mecmu'-u âleme kadar cereyan ediyor. İşte faaliyet-i Rububiyetin içindeki şu kanunların azametine bak ve genişliğine dikkat et ve içindeki sırr-ı vahdeti gör; herbir kanun bir bürhan-ı vahdet olduğunu bil. Evet şu çok kesretli ve çok azametli kanunlar, herbiri ilim ve iradenin cilvesi olmakla beraber; hem vâhid, hem muhit olduğu için; Sâni'in vahdaniyetini ve ilim ve iradesini gayet kat'î bir surette isbat ederler. İşte ekser Sözlerde ekser temsilât, böyle kanunların uçlarını birer cüz'î misal ile göstermekle; müddeada, aynı kanunun vücuduna işaret eder. Mâdem temsil ile kanunun tahakkuku gösteriliyor, bürhan-ı mantıkî gibi yakînî bir surette müddeayı isbat eder. Demek Sözlerdeki ekser temsiller; birer bürhan-ı yakînî, birer hüccet-i katıa hükmündedir.

TÜRKÇE AÇIKLAMASI

…Hem o her şeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi ve her şeyi san’atla yaratan Allah , hangi hikmetli kanunla bir sineğe hayat verir; aynı kanunla şu önümüzdeki çınar ağacına her baharda hayat verir. Ve o kanunla dünyaya yine o bahar da hayat verir. Ve aynı kanunla ahrette yaratılmışları da diriltir. Şu sırra işareten,
Arapça...  31/28- Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz yalnızca tek bir kişi(yi yaratıp sonra diriltmek) gibidir. Şüphesiz Allah, işitendir, görendir. Kur’ân ferman eder.

Ve bunun gibi, kıyas et. Bunlar gibi çok Allah’ın yaratılış konunları vardır ki, atomdan tâ bütün âleme kadar hareket ediyor. İşte,  Allah’ın yaratmasının içindeki şu kanunların büyüklüğüne bak ve genişliğine dikkat et ve içindeki birlik sırrını gör, her bir kanunun bir birlik delili olduğunu bil. Evet, şu çok muazzam  ve çok büyük  kanunlar, her biri ilim ve iradenin tecellisi  olmakla beraber, hem eşi benzeri olmayan bir olduğu için, hem kuşatan olduğu için, her şeyi san’ atlı bir şekilde yaratan Allah’ın benzersizliğini  ve ilim ve iradesini gayet kat ’î bir surette ispat ederler.

 
1.Mektup
(Orjinal Sayfa: 7-8)


…en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i san'at olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti; tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizacat-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sünbülün hayatıyla tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sünbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi, hayat kadar mahluk ve muntazamdır.

…en edna tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti; böyle mahluk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, Âlem-i Berzah'ta, elbette bir hayat-ı bâkiye sünbülü verecektir.

TÜRKÇE AÇIKLAMASI:

…en basit hayat tabakası olan bitkilerin ölümü, hayattan daha muntazam bir  sanat eseri olduğunu gösteriyor. Zira, meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların ölümüyle, bozulmasıyla, çürüme ve dağılması  göründüğü halde, gayet muntazam bir  kimyasal işlem ve düzenli bir  elementlerin kaynaşması  ve hikmetli bir  atomların oluşmasından ibaret olan bir yoğurmadır ki, bu görünmeyen  düzenli ve hikmetli ölümü, sümbülün hayatıyla  ortaya çıkıyor.

…en önemsiz hayat tabakası olan bitkiler hayatında ölüm böyle yaratılmış, hikmetli ve düzenliyse, en  yücesi olan insan hayatının başına gelen ölüm, elbette, yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da  kabir âleminde elbette  devamlı ve kalıcı olan bir âhiret hayatı sümbülü verecektir.

 

 
1.Mektup
(Orjinal Sayfa: 10)


Evet bir Kadîr-i Zülcelal ve emr-i e mâlik bir Hakîm-i Zülkemal, gözümüzün önünde kemal-i hikmet ve intizam ile Kamer'i Arz'a bağlamış; azamet-i kudret ve intizam ile Arz'ı Güneş'e rabtetmiş ve Güneş'i seyyaratıyla beraber Arz'ın sür'at-i seneviyesine yakın bir sür'at ile ve haşmet-i Rububiyetiyle, bir ihtimale göre Şemsüşşümus tarafına bir hareket vermiş ve donanma elektrik lâmbaları gibi yıldızları, saltanat-ı Rububiyetine nuranî şahidler yapmış; onunla saltanat-ı Rububiyetini ve azamet-i kudretini göstermiş bir Zât-ı Zülcelal'in kemal-i hikmetinden ve azamet-i kudretinden ve saltanat-ı Rububiyetinden uzak değildir ki, Cehennem-i Kübra'yı elektrik lâmbalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip âhirete bakan semanın yıldızlarını onunla iş'al etsin; hararet ve kuvvet versin. Yani, âlem-i nur olan Cennet'ten yıldızlara nur verip, Cehennem'den nâr ve hararet göndersin. Aynı halde o Cehennem'in bir kısmını ehl-i azaba mesken ve mahbes yapsın. Hem bir Fâtır-ı Hakîm ki; dağ gibi koca bir ağacı, tırnak gibi bir çekirdekte saklar. Elbette o Zât-ı Zülcelal'in kudret ve hikmetinden uzak değildir ki; Küre-i Arz'ın kalbindeki Cehennem-i Suğra çekirdeğinde Cehennem-i Kübra'yı saklasın.

TÜRKÇE AÇIKLAMASI:

Evet, kudreti her şeyi kuşatan yüce Allah ve emr-i  (Yasin Suresi,82) Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol" demesidir; o da hemen oluverir. ‘e sahip olan bir sonsuz hikmet sahibi ve her şeyi hikmetle yaratan Allah gözümüzün önünde, tam bir hikmetle ve düzenle ayı  dünyaya bağlamış;  kudretinin büyüklüğüyle ve düzenle   dünyayı  güneşe raptetmiş; ve güneşi,  gezegenleriyle beraber, dünyanın yıllık hızına yakın bir sür’atle ve Rabliğin  gücüyle,  bir ihtimale göre en büyük güneş tarafına bir hareket vermiş; ve donanma elektrik lâmbaları gibi yıldızları Rablik saltanatına nuranî şahitler yapmış, onunla Rablik saltanatını ve  kudretinin büyüklüğünü göstermiş, sonsuz yüce olan Allah’ın hikmet ve düzeninin mükemmelliğinden ve kudret ve düzenin büyüklüğünden ve  Rablik saltanatından  uzak değildir ki,  büyük Cehennemi elektrik lâmbalarının fabrikasının kazanı hükmüne getirip âhirete bakan gökyüzünün  yıldızlarını onunla  tutuştursun hararet ve kuvvet versin. Yani, nurlar alemi olan Cennetten yıldızlara nur verip, Cehennemden ışığı olmayan ateş ve hararet göndersin; aynı halde, o Cehennemin bir kısmını azap ehline mesken ve hapis yeri yapsın.

Hem bir yoktan var eden Allah ki; dağ gibi koca bir ağacı, tırnak gibi bir çekirdekte saklar. Elbette o sonsuz yüce olan Allah’ın kudret ve hikmetinden uzak değildir ki; dünyanın kalbindeki küçük cehennem çekirdeğinde büyük cehennemi saklasın.

 
3.Mektup
(Orjinal Sayfa: 17)

Sonra Kamer'e baktım. âyetinin gayet parlak bir nur-u i'cazı ifade ettiğini gördüm. Evet Kamer'in takdîri ve tedvîri ve tedbîr ve tenvîri ve zemine ve Güneş'e karşı gayet dakik bir hesabla vaziyetleri, o kadar hayret-feza, o derece hârikadır ki, onu öyle tanzim eden ve takdir eden bir Kadîr'e hiçbir şey ağır gelmez. "Onu öyle yapan her şey'i yapabilir" fikrini, temaşa eden her bir zîşuura ders verir.  Hem öyle bir tarzda Güneş'i takib ediyor ki; bir saniye kadar yolunu şaşırmıyor, zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana: dedirtiyor.

TÜRKÇE AÇIKLAMASI:

Sonra aya baktım.  (Yasin Suresi, 39) Ay'a gelince, Biz onun için de birtakım uğrak yerleri takdir ettik; sonunda o, eski bir hurma dalı gibi döndü (döner).     âyetinin gayet parlak bir mu’cizelik nurunu ifade ettiğini gördüm. Evet, Ayın takdiri ve idare edilmesi  ve aydınlatılması ve zemine ve güneşe karşı gayet dakik bir hesapla vaziyetleri o kadar  hayranlık uyandıran, o derece harikadır ki "Onu öyle yapan her şey'i yapabilir" fikrini, düşünen her bir şuur ve bilinç sahibine ders verir.

Hem öyle bir tarzda güneşi takip ediyor ki, bir saniye kadar yolunu şaşırmıyor, zerre kadar vazifesinden geri kalmıyor. Dikkatle bakana,
“İşlerinde, akılların hayrette kaldığı Zât, her türlü kusurdan münezzehtir.”  dedirtiyor.

 
3.Mektup
(Orjinal Sayfa: 16-17)

Sonra ?? âyeti hatırıma geldi ki; zemin müsahhar bir sefine, bir merkûb olduğunu işaret ediyor. O işaretten kendimi feza-yı kâinatta sür'atle seyahat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde gördüm. At ve gemi gibi bir merkûbe binildiği zaman kıraeti sünnet olan âyetini okudum. Hem gördüm ki: Küre-i Arz şu hareketle, sinema levhalarını gösteren bir makina vaziyetini aldı; bütün semavatı harekete getirdi, bütün yıldızları muhteşem bir ordu gibi sevke başladı. Öyle şirin ve yüksek manzaraları gösterdi ki, ehl-i fikri mest ü hayran eder. "Fesübhanallah!" dedim; ne kadar az bir masrafla ne kadar çok ve büyük ve garib ve acib, âlî ve gâlî işler görülüyor.

TÜRKÇE AÇIKLAMASI:

Sonra   (Mülk Suresi, 15) Sizin için, yeryüzüne boyun eğdiren O'dur. Şu halde onun omuzlarında yürüyün ve O'nun rızkından yiyin. Sonunda gidiş O' nadır. âyeti hatırıma geldi ki; yer,  boyun eğen bir gemi, bir binek olduğunu işaret ediyor. O işaretten, kendimi uzayda sür’atle seyahat eden pek büyük bir geminin yüksek bir konumunda gördüm. At ve gemi gibi bir bineğe binildiği zaman okuma sünneti (Zuhruf Suresi,13) Bunlara bizim için boyun eğdiren (Allah) ne Yücedir, yoksa biz bunu (kendi hizmetimize) yanaştıramazdık" demeniz için. âyetini okudum. Hem gördüm ki: Şu hareketle dünya, sinema levhalarını gösteren bir makine vaziyetini aldı, bütün gökleri harekete getirdi, bütün yıldızları muhteşem bir ordu gibi sevke başladı. Öyle şirin ve yüksek manzaraları gösterdi ki,  düşünen insanları mest ve hayran eder. "Fesübhanallah!"  dedim, ne kadar az bir masrafla ne kadar çok ve büyük ve garip ve şaşırtıcı, yüce ve  kıymetli işler görülüyor!

 
3.Mektup
(Orjinal Sayfa: 18-19)

İşte şu kâinattaki raks u deveran, seyr ü cevelan ve temâşâ-i tesbihfeşan ve fusûl-i erbaa ve gece-gündüzdeki seyeran gibi ef'al, eğer vahdete verilse; birtek zât, birtek emirle, birtek küreyi tahrik ile mevsimlerin değişmesindeki acâib-i san'atı ve gece gündüzün deveranındaki garâib-i hikmeti ve yıldızların ve Şems ve Kamer'in sûrî hareketlerinde şirin temâşâ levhalarını göstermek gibi o âlî vaziyetleri ve gâlî neticeleri istihsal eder. Çünki umum mevcudat ordusu Onundur. İstese, Arz gibi bir neferi, umum yıldızlara kumandan tayin eder; koca Güneş'i, ahalisine ısıtıcı ve ışık verici bir lâmba ve elvah-ı nukuş-u kudret olan fusûl-i erbaayı da bir mekik ve sahâif-i kitabet-i hikmet olan gece gündüzü de bir yay yapar. Herbir gününe, ayrı bir şekilde bir Kamer'i göstererek, evkatın hesabı için takvimcilik yaptırır.. ve yıldızların kendilerine, raksa gelen ve cezbeden rakseden melâikenin ellerinde süslü ve şirin, parlak nazenin misbahlar suretini vermek gibi, Arz'a ait çok hikmetlerini gösterir. Eğer bu vaziyetler, umum mevcudata hükmü ve nizamı ve kanunu ve tedbiri müteveccih olan bir zâttan istenilmezse, o vakit umum güneşler, yıldızlar, hakikî hareket ile ve hadsiz bir sür'atle hadsiz bir mesafeyi her gün kat'etmeleri lâzım gelir.

TÜRKÇE AÇIKLAMASI:

İşte, şu kâinattaki  danslı dönüş, gezinme  yeri ve zevkle seyrederken çokça tesbih edenlerin ve dört mevsim ve gece-gündüzdeki  seyahat gibi  hareketler, eğer Allah’ın birliğine verilse, bir tek Zât, bir tek emirle, bir tek küreyi harekete geçirerek, mevsimlerin değişmesindeki san’at harikalarını ve gece-gündüzün dönüşümündeki hikmet harikalarını ve yıldızların ve güneş ve ayın şeklen hareketlerinde şirin seyir levhalarını göstermek gibi, o yüce vaziyetleri ve kıymetli neticeleri ortaya çıkarır . Çünkü tüm mevcudat ordusu O’ nundur. İstese, yer gibi bir askeri, tüm yıldızlara kumandan tayin eder. Koca güneşi, ahalisine ısıtıcı ve ışık verici bir lâmba; ve Allah’ın kudretinin nakışlı levhaları olan, dört mevsim de bir dokuma aleti;  ve hikmetlerle dolu yazılmış sayfalar olan gece-gündüzü de bir yay yapar. Her bir gününe, ayrı bir şekilde bir Ayı göstererek, vakitlerin hesabı için takvimcilik yaptırır. Ve yıldızların kendilerine, raks eden  ve Allah sevgisiyle kendinden geçerek raks eden meleklerin  ellerinde, süslü ve şirin, parlak, nâzik kandillerin şeklini  vermek gibi, dünyaya ait çok hikmetlerini gösterir. Eğer bu vaziyetler, bütün varlıklarda hükmü ve düzeni ve kanunu ve yöneticisi olan bir Zattan istenilmezse, o vakit tüm güneşler, yıldızlar, hakikî hareketle ve sınırsız bir sür’atle sınırsız bir mesafeyi her gün kat’ etmeleri lâzım gelir.

 
5.Söz
(Orjinal Sayfa: 25)

Evet, en parlak bir mucize-i san’at-ı Samedâniye ve bir harika-i hikmet-i Rabbâniye olan hayatı kim vermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve idâme eden de Odur, Ondan başkası olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir (meyve kurtları ve balıklar gibi). Hem en âciz, en nazik mahlûk, en iyi rızkı o yer (çocuklar ve yavrular gibi). Evet, vasıta-i rızk-ı helâl iktidar ve ihtiyar ile olmadığını, belki acz ve zaaf ile olduğunu anlamak için, balıklarla tilkileri, yavrularla canavarları, ağaçlarla hayvanları muvazene etmek kâfidir. 

TÜRKÇE AÇIKLAMASI:

Evet, en parlak bir, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın mucizesi ve bir Yüce Allah’ın hikmeti olan hayatı kim vermiş, yapmış ise, rızıkla o hayatı besleyen ve devam ettiren de O dur, Ondan başkası olmaz. Delil mi istersin? En zayıf, en aptal hayvan, en iyi beslenir (meyve kurtları ve balıklar gibi). Hem en âciz, en nazik hayvan, en iyi rızkı o yer (çocuklar ve yavrular gibi). Evet, helâl rızık yolu güç ve tercih  ile olmadığını, belki acizlik ve zayıflık ile olduğunu anlamak için, balıklarla tilkileri, yavrularla canavarları, ağaçlarla hayvanları karşılaştırmak yeterlidir.

 

 

 
5.Mektup
(Orjinal Sayfa: 23)

SİLSİLE-İ Nakşînin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbânî (r.a.), Mektupat’ında demiş ki: “Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmâta tercih ederim.”

TÜRKÇE AÇIKLAMASI:

Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tesbihlerini kavramıyorsunuz. Şüphesiz O, halim olandır, bağışlayandır. (İSRA SURESİ, 44)

Nakşibendî tarikatı silsilesinin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbânî (r.a.), Mektupat’ında demiş ki: “İman hakikatlerinden bir meselenin açığa çıkmasını, binler zevkler ve kalbe zevk veren hallere ve  kerametlere tercih ederim.”

 

 

 
5.Mektup
(Orjinal Sayfa: 23)

…Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelse, izalesi kolaydır. Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşadla yola gelebilirdi. Çünkü, öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenâb-ı Hak şu zamanda, i’câz-ı Kur’ân’ın mânevî lemeâtından olan malûm Sözleri, şu dalâlet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.

TÜRKÇE AÇIKLAMASI:

…Bilirsiniz ki, eğer inançsızlık cehaletten gelse, ortadan kaldırması kolaydır. Fakat inançsızlık fenden ve ilimden gelse, izalesi zordur. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri  doğru yolu göstermeyle  yola gelebilirdi. Çünkü, öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar.

 

 

 
9.Mektup
(Orjinal Sayfa: 33, 34)

Evet Sözler, Tûba-i Cennet'in meyveleri gibi tatlı ve güzel olan îman ve İslâmiyetin meyvelerini ve saadet-i dâreynin mehasini gibi hoş ve şirin öyle neticelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara nihayetsiz bir tarafgirlik ve iltizam ve teslim hissini verir. Ve silsile-i mevcudat gibi kuvvetli ve zerrat gibi kesretli îman ve İslâmın bürhanlarını göstermişler ki, nihayetsiz bir iz'an ve kuvvet-i îman verirler. Hattâ bazı defa Evrad-ı Şah-ı Nakşibendî'de şehadet getirdiğim vakit, dediğim zaman, nihayetsiz bir tarafgirlik hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse, bir hakikat-ı îmaniyeyi feda edemiyorum. Bir hakikatın bir dakika aksini farzetmek, bana gayet elîm geliyor. Bütün dünya benim olsa, bir tek hakaik-i îmaniyenin vücud bulmasına bilâ tereddüd vermesine, nefsim itaat ediyor. dediğim vakit nihayetsiz bir kuvvet-i îman hissediyorum. Hakaik-i îmaniyenin herbirisinin aksini aklen muhal telakki ediyorum, ehl-i dalaleti nihayetsiz ebleh ve divane görüyorum.

TÜRKÇE AÇIKLAMASI:

Evet, Sözler, Cennetteki tûbâ ağacının meyveleri gibi tatlı ve güzel olan imanın ve İslâmiyetin meyvelerini ve  iki dünya saadetinin  iyilikleri gibi hoş ve şirin öyle neticelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara sınırsız bir sahiplenme,  boyun eğme ve teslim hissini verir.

“Bu iman üzere yaşar, bu imanla ölür, bu imanla diriliriz.” Dediğim zaman sınırsız bir sahiplenme hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse, bir iman hakikatini feda edemiyorum. Bir hakikatin bir dakika aksini farz etmek bana gayet acı verici geliyor. Bütün dünya benim olsa, bir tek  iman hakikatlerinin var olmasına tereddütsüz nefsim itaat ediyor.

 “Peygamber olarak gönderdiğin kim varsa iman ettik; kitap olarak indirdiğin ne varsa iman ettik; ve bütün bunları tasdik ettik.”
dediğim vakit, sınırsız bir iman kuvveti hissediyorum. İman hakikatlerinin her birisinin aksini aklen imkânsız kabul ediyorum. İnançsızları sınırsız  ahmak ve divane görüyorum.

 
6.Söz
(Orjinal Sayfa: 29)

…Meselâ akıl bir alettir. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle meş’um ve müz’iç ve muacciz bir alet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazinanesini ve gelecek zamanın ehvâl-i muhavvifanesini senin bu biçare başına yükletecek; yümünsüz ve muzır bir alet derekesine iner. İşte bunun içindir ki, fâsık adam, aklın iz’aç ve tacizinden kurtulmak için, galiben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakikîsine satılsa ve Onun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini saadet-i ebediyeye müheyya eden bir mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar.

Meselâ göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyirle şehvet ve heves-i nefsaniyeye bir kavvad derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni-i Basîrine satsan ve Onun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan, o zaman şu göz, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalâacısı ve şu âlemdeki mucizât-ı san’at-ı Rabbaniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar. 

İşte, ey akıl, dikkat et! Meş’um bir alet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Adi birkavvad nerede, kütüphane-i İlâhînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede, hazine-i hassa-i rahmet nâzırı nerede?

TÜRKÇE AÇIKLAMA:

…Meselâ akıl bir alettir. Eğer Cenâb-ı Hakk’a satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, öyle kötü  ve sıkıntı veren ve rahatsız edici bir alet olur ki, geçmiş zamanın acılarını ve gelecek zamanın dehşetli korkularını senin bu biçare başına yükletecek; bereketsiz  ve zararlı bir alet olarak aşağı derecesine iner. İşte bunun içindir ki, günahkar  adam, aklın sıkıntı  ve tacizinden kurtulmak için, çoğunlukla ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer her şeyin gerçek sahibi olan Allah’a satılsa ve O’nun hesabına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan sınırsız rahmet hazinelerini ve hikmet definelerini açar. Ve bununla sahibini ebedi mutluluğa hazırlayan,  Allah’a giden doğru yolu gösterenin derecesine çıkar.

Meselâ göz bir duyudur ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp belki nefis hesabına çalıştırsan, geçici, devamsız bazı güzellikleri, manzaraları seyirle şehvet ve nefsin arzu ve isteklerine kötü bir yol gösterici olarak aşağı bir dereceye bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün sahibi olan Allah’a, her şeyi gören ve sanatla yaratana satsan, ve O’nun hesabına ve izni dairesinde çalıştırsan, o zaman şu göz, şu büyük kâinat kitabını  etraflıca inceleyip düşüneni ve şu âlemdeki Allah’ın san’at mucizelerinin bir seyircisi ve şu dünya bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübarek bir arısı derecesine çıkar. 

İşte, ey akıl, dikkat et! Kötü bir alet nerede, kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Adi  kötü ve çirkin işler için bir yol  gösterici nerede, İlâhi kütüphanenin, kainatın fen ilimlerine sahip bir gözlemcisi nerede? Ve ey dil, iyi tat! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede İlahi rahmetin çok özel hazinelerinin gözlemcisi nerede?

 

2.Şua
Birinci Makam
(Orjinal Sayfa: 10)

…Ve bilhassa zîhayattan insanın mahlûkiyeti arkasında gayet âşikâr bir tarzda o mânevî teşahhus, o kudsî taayyün, sırr-ı tevhidle, imanla müşahede olunur. Çünkü o teşahhus-u ehadiyetin esasları olan ilim ve kudret ve hayat ve sem’ ve basar gibi mânâların hem numuneleri insanda var; o numunelerle onlara işaret eder. Çünkü, meselâ, gözü veren Zât, hem gözü görür, hem ince bir mânâ olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren Zât, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair sıfatlar buna kıyas edilsin.

Hem esmânın nakışları ve cilveleri insanda var; onlarla o kudsî mânâlara şehadet eder.


TÜRKÇE AÇIKLAMASI:

…Ve bilhassa canlılardan insanın yaratılış özelliğinin arkasında gayet âşikâr bir tarzda o mânevî  görünme, o kutsal belirme, Allah’ın varlığının sırrıyla, imanla görünür . Çünkü o tecellinin esasları olan ilim ve kudret ve hayat ve işitme ve görme gibi mânâların hem numuneleri insanda var; o numunelerle onlara işaret eder. Çünkü, meselâ, gözü veren Allah, hem gözü görür, hem ince bir mânâ olan gözün gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren Allah, elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Diğer sıfatlar buna kıyas edilsin.

Hem Allah’ın isimlerinin  nakışları ve yansımaları insanda var; onlarla o kutsal  mânâlara şahitlik eder.

 

2.Şua
Birinci Makam
(Orjinal Sayfa: 12)


…Ve kâinat baştan başa gayet mânidar bir kitab-ı Samedânî ve mevcudat ferşten Arşa kadar gayet mu’cizâne bir mecmua-i mektubat-ı Sübhaniye ve mahlûkatın bütün taifeleri gayet muntazam ve muhteşem bir ordu-yu Rabbânî ve masnuatın bütün kabileleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyârâta kadar Sultan-ı Ezelînin gayet vazifeperver memurları olduğu bilinmesi ve herbir şey, âyinedarlık ve intisap cihetiyle binler derece kıymet-i şahsiyesinden daha yüksek kıymet almaları ve “Seyl-i mevcudat ve kàfile-i mahlûkat nereden geliyor ve nereye gidecek ve niçin gelmişler ve ne yapıyorlar?” diye halledilmeyen tılsımlı suallerin mânâları ona inkişaf etmesi, ancak ve ancak sırr-ı tevhid iledir. Yoksa, kâinatın bu mezkúr yüksek kemâlâtları sönecek ve o ulvî ve kudsî hakikatleri zıtlarına inkılâp edecek.


TÜRKÇE AÇIKLAMASI:

…Ve kâinat baştan başa gayet mânidar hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın kitabı ve varlıklar yerden göklere kadar gayet mu’cizâne bir bütün her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’ın yarattığı her şeyin toplamı ve varlıkların bütün kavimleri gayet muntazam ve muhteşem bir Allah’ın ordusunu ve  san’atla yaratılan varlıkların bütün kabileleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ gezegenlere kadar hüküm ve saltanatının başlangıcı olmayan Allah’ın, vazifesini gayet seven memurları olduğu bilinmesi ve her bir şey, aynalık ve bağlanma yönüyle  binler derece kıymetli şahıstan daha yüksek kıymet almaları ve “varlıkların bir nehir gibi akışı, gelip gidişi ve  bütün varlıkların kàfileler şeklinde toplanmaları nereden geliyor ve nereye gidecek ve niçin gelmişler ve ne yapıyorlar?” diye halledilmeyen tılsımlı suallerin mânâların ona açılması, ancak ve ancak Allah’ın varlığına imanın sırrı iledir. Yoksa, kâinatın bu adı geçen  yüksek mükemmel özellikleri sönecek ve o yüce  ve kutsal  hakikatleri zıtlarına dönüşecek.

 

Yedinci Söz
(Orjinal Sayfa: 33-34)

…Hem zevâl ve firak, memat ve vefat ve darağacı olan mürur-u zaman, o iman tılsımı ile, Sâni-i Zülcelâlin taze taze, renk renk, çeşit çeşit mucizât-ı nakşını, havârık-ı kudretini, tecelliyât-ı rahmetini kemâl-i lezzetle seyir ve temâşâya vasıta suretini alır.

Evet, güneşin nurundaki renkleri gösteren âyinelerin tebeddül edip tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş, daha güzel manzaralar teşkil eder. 


TÜRKÇE AÇIKLAMASI:

…Hem kaybolma ve ayrılık, ölümler ve vefat ve darağacı olan zamanın geçmesi, o iman tılsımı ile, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah’ın sanatının taze taze, renk renk, çeşit çeşit sanatla işlenmiş nakış mucizelerini, kudret harikalarını rahmet yansımalarını tam lezzet alarak seyir ve hoşlanarak bakmaya aracı suretini alır.

Evet, güneşin nurundaki renkleri gösteren aynaların değişerek tazelenmesi ve sinema perdelerinin değişmesi, daha hoş, daha güzel manzaralar teşkil eder.

 

 

12. Mektup
(Orjinal Sayfa: 46)

…San'atkâr bir zât, bir ücret mukabilinde seni bir model yapıp gayet san'atkârane yaptığı murassa' bir libası sana giydiriyor, hünerini, meharetini göstermek için kısaltıyor, uzaltıyor, biçiyor, kesiyor.. seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki: "Beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin; bana, oturtup kaldırmakla zahmet verdin"? Elbette diyemezsin. Dersen, divanelik edersin. Aynen öyle de: Sâni'-i Zülcelal göz, kulak, lisan gibi duygularla murassa' gayet san'atkârane bir vücudu sana giydirmiş. Mütenevvi esmâsının nakışlarını göstermek için seni hasta eder, mübtela eder, aç eder, tok eder, susuz eder.. bu gibi ahvalde yuvarlatır. Mahiyet-i hayatiyeyi kuvvetleştirmek ve cilve-i esmâsını göstermek için, seni böyle çok tavırlarda gezdiriyor.

,
…Zâten sükûn ve sükûnet, atalet, yeknesaklık, tevakkuf; bir nevi ademdir, zarardır. Hareket ve tebeddül; vücuddur, hayırdır. Hayat, harekâtla kemalâtını bulur; beliyyat vasıtasıyla terakki eder. Hayat cilve-i esmâ ile muhtelif harekâta mazhar olur, tasaffi eder, kuvvet bulur, inkişaf eder, inbisat eder, kendi mukadderatını yazmasına müteharrik bir kalem olur, vazifesini îfa eder, ücret-i uhreviyeye kesb-i istihkak eder.


TÜRKÇE AÇIKLAMASI:

…Sanan’atkâr bir zât, bir ücret karşılığında seni bir model yapıp, gayet san’atkârâne  yaptığı süslü   bir elbiseyi   sana giydiriyor; hünerini, maharetini göstermek için kısaltıyor, uzaltıyor, biçiyor, kesiyor, seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki, “Beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin; bana oturtup kaldırmakla zahmet verdin”? Elbette diyemezsin. Dersen divanelik edersin.

Aynen öyle de, Sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan ve her şeyi san’atla yaratan Allah,  göz, kulak, lisan gibi duygularla süslü, gayet san’atkârâne bir vücudu sana giydirmiş. Çeşit çeşit isminin nakışlarını göstermek için seni hasta eder, düşkün eder, aç eder, tok eder, susuz eder, bu gibi hallerde   yuvarlatır. Hayatın esasını kuvvetleştirmek ve isimlerin yansımalarını  göstermek için, seni böyle çok tavırlarda gezdiriyor.

…Zaten sükûn ve sükûnet, hareketsizlik, tekdüzelik, durma, bir tür yokluktur, zarardır. Hareket ve değişiklik varlıktır, hayırdır. Hayat, hareketlerle olgunluğunu bulur, belalar vasıtasıyla ilerler . Hayat, isimlerin yansımalarıyla,  çeşitli hareketlere ayna olur, arınma olur, kuvvet bulur,  gelişir  genişler , kendi kaderinde  hareketli bir kalem olur, vazifesini yerine getirir, âhirette verilecek ücrete  hak kazanır .

9- Lem'alar, s. 92 (Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Yayınları, cilt 1, s. 628)
10- Mektupat, 5. Mektup, s. 26-27. (Sait Nursi, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996, s. 22-23)
11- Kastamonu Lahikası, s. 84-85 (http://www.yeniasya.org.tr/rslhtm/KAST_78.HTM)
12- Bediüzzaman'ın Hayatı,  www.nesil.com.tr/wwwroot/turkish/nursi-tr/nursi.html
13- Barla Lahikası, Takdim 7-8; Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, 2. cilt, s. 412
14- Şualar, s. 481
15- Şaban Döğen, Risale-i Nur'dan Vecizeler, Gençlik Yayınları, 2. baskı, s. 161. (Mesnevi-i Nuriye, s.33)
16- Şaban Döğen, Risale-i Nur'dan Vecizeler, Gençlik Yayınları, 2. baskı, s. 162. (Emirdağ Lahikası, 1: 200)
17- Şaban  Döğen, Risale-i Nur'dan Vecizeler, Gençlik Yayınları, 2. baskı, s. 162. (El-Huccetü'z-Zehra, s. 79-80)
18- Şaban Döğen, Risale-i Nur'dan Vecizeler, Gençlik Yayınları, 2. baskı, s. 162. (Sözler, s. 601)
19-Şaban Döğen, Risale-i Nur'dan Vecizeler, Gençlik Yayınları, 2. baskı, s. 163. (Sözler, s. 243, Mesnevi-i Nuriye, s.17, Nur'un İlk Kapısı, s. 108)
20- Şaban Döğen, Risale-i Nur'dan Vecizeler, Gençlik Yayınları, 2. baskı, s. 166. (Sözler, s. 315)
21- Şaban Döğen, Risale-i Nur'dan Vecizeler, Gençlik Yayınları, 2. baskı, s. 183. (Sözler, s. 651)
22- Şaban Döğen, Risale-i Nur'dan Vecizeler, Gençlik Yayınları, 2. baskı, s. 188. (Sözler, s. 308, Nur'un İlk Kapısı, s. 96)

 

Yazar Hakkında - Diğer Siteler - Email - Üye Ol

Bu sitede yayınlanan tüm materyali, siteyi referans göstermek koşuluyla telif hakkı ödemeksizin
kopyalayabilir ve çoğaltabilirsiniz. www.bediuzzamansaidnursi.net

TÜRKÇE KURAN-I KERİM - BİZE DESTEK OLUN - HADİS KÖŞESİ